Tuesday, June 30, 2009

Bir Resim Üzerine



Aslında yazmak istediğim başka bir konu vardı, cuma günü hissetiğim-yaşadığım bir olayı anlatmak istiyordum. Ama bu resim beni vazgeçirdi. Öyle hoşuma gitti ki buraya eklemek istedim. Yazacağım olayla da bağlantısız olunca o yazı kaldı tabi.

Ne anlattı bu resim bana?

Öncelikle ilk dikkatimi çeken nesne saat. Saat bildiğimiz klasik 10:10 zaman dilimini göstermiyor. Eski bir radyo ve valiz niyetine kullanıldığı belli olan büyük bir çanta. Yolculuk var gibi. Ama yolcu buna hazır gibi durmuyor pek. Sanki giderken aklı burada kalacakmış gibi, sanki gitmeden yapmak istediği, görmek istediği varmış gibi. Ya da gittikten sonra kaybedeceği/bırakacağı şeyin özlemini şimdiden görüyormuş gibi.

Bırakıp gitmek, gidilen yer itibariyle de, gidilmiş olan yer itibariyle de önemli. Bırakılan yere burukluk, gidilen yere neşe getirir bazen, bazen de tam tersi. İki olayı da yaşayan yolcudur ama. Gittiği yerden dolayı buruk, geldiği yerde mutlu, ya da tam tersi...

Monday, June 22, 2009

daha fazla..


..konuşma benimle
bir konuya başladığımız zaman konuyu istediğin doğrultuya çekip bi de dallandırıp budaklandırıp kelimeleri çivi dilini çekiç gibi kullanıp kafama kafa çakma.
dayanamıyorum uzata uzata anlatmana
her konuda senin haklı olmana
haksız olmamaya bir bahanen olmasına
suçlamalarına
kusurlu olmama
değiştirmeye çalışmana
sözcükleri söyleyip söyleyip yine söyleyip durmana

pes ediyorum, susuyorum
içimden söylüyorum
içimden cevaplıyorum
gelecek yeni cümleleri önlüyorum böylece

ya da eninde sonunda dayanamayıp patlıyorum
sus diyorum
kapa çeneni
tamam öyle olsun
kabul ediyorum

lanet olsun kabul ediyorum
istemiyorum ama kabul ediyorum
bir yanım eziliyor biliyorum
ama yine de kabul ediyorum
yeter ki sus
daha fazla seni dinlemek
o şeyi kabul etmekten daha iyi değil çünkü

sen yeter ki sus, ben bastırırım kendimi
kendimle uğraşmak daha kolay senin kelimelerinden
aynı şeye takılıp ikna etmeye çalışmanla
ve inatçılığınla uğraşmaktan daha kolay
ben daha kolay kabul ederim
yeter ki sen sus
konuşma, kes sesini

Thursday, June 18, 2009

Bilumum mesincırlar üzerine



Malumunuz teknoloji çağını yaşadığımız için bir çok işyerinde çalışanlar artık bilgisayar karşısında oturuluyor. Bilgisayarlarda da sürekli internet bağlantısı mevcut. Mesıncır denilen olay ise internetin vazgeçilmezlerinden biri. Bazı işyerlerinde her ne kadar yasaklansa da, bir çok insan, gerek iş için, gerek zevk için en az bir mesıncır kullanıyor.

Şimdi benim anlamadığım olay tamam adam işyerinden onlinedır, tamam çok yoğundur, gevezeliğe falan vakti yoktur ama her zaman mı meşgul haldedir ki durumu hep meşgul olur? Eğer sürekli meşgul olacaksa mesıncırı neden açmaktadır, tamam iş için de kullanıyorsa niye beni, seni, onu bu listeye dahil etmektedir. Gevezelikte değil yahu iki satır hal hatır sormayı geçtim insan o zaman bir şey sormaya bile çekiniyor.

Ben de ara ara meşgul olurum geri kalanda uygun olurum. Ha çok uzatıp vaktimi çalan varsa meşgulüm der olayı bağlarım. Ha bir de sürekli çevirim dışı olup kendi canlarının istediği kişilerle iletişime geçenler var ki onlara bu yazıda yer vermek istemiyorum mümkünse :)

Devamlı meşgul olanları gördükçe yazasım, içimdekileri dökesim geldi.

Tuesday, June 9, 2009

tık tık



- kimse yok mu?
- yok
- e sen kimsin?
- burdayım da, yokum işte uzunnn bir süredir
- gel artık ama yeter bu kadar
- ben de istiyorum aslında ama ne yazacağımı bilmiyorum
- al eline kalemi, şey pardon klavyeyi dökülür o zaman gelir kelimeler sen merak etme. Hem eminim yazmak sana da bana da iyi gelecek.
- tamam tamam, öyle diyorsan öyle olsun. Seni kıracağıma klavyemi kırarım
- yok yok kırma lütfen, bekledim bekledim ama zorlamasam gelmeyecektin. O yüzden biraz dürteyim dedim.
- tamam içsesciğim geliyorum, beni bekle... yakında buradayım..

Tuesday, July 31, 2007


Tuesday, June 5, 2007

teleko(du)minikasyon



Sayın pek kıymetli telokomu biliyorsunuz, onun son yaptığı yani özelleştikten sonraki tarifesini de. Biz şahsen artık iki kattan fazla ödüyoruz. Bu konuda herkes muzdarip. Hadi bu konuyu ayrıntılı yazmadan geçsem de en gıcık olduğum şeyi söylemek istiyorum. Bütün bunları yaparken bir de çok iyi bir halt yiyormuş gibi yapmaları insanı çileden çıkarıyor. Türkiye'ye daha şirin(!) gözükmek için sanırım reklamlarına ünlü bir şovmeni çıkarmışlar. O da sözüm ona cep telefonlarını yererek telekomu üste çıkarmaya çalışıyor. Sahnede onu izleyenler de bu olaya bayılıyor!

Hmmmm.. bir tanesi şöyleydi sanırım:
Reklam: Adam Avusturalya'daki teyzesini arıyor. Çok yazdığı için gelirken teyzesinden kendilerinden başka birşey isteyemiyor. Ama şimdi istediği ayakkabıyı rahatça anlatabiliyor(muş yani öyle diyor kendileri).
Yorum:
Peki bunun karşısında ne oluyor? Ben aynı şehirdeki annemle yaptığım günlük konuşmalardan bana geçirdikleri ile elalem teyzesi ile rahat rahat ayakkabı muhabbetine girebiliyor! Pes!

Aslında her birine ayrı yorum yazmak istiyordum da çok fazla izleyemediğimden aklımda en net bu kalmış.

Tuesday, May 22, 2007

Yürümem lazım, daha çok yürümem lazımmm



5 yıldır genel itibari ile sürekli oturuyorum. Şimdi size (hani şu hesap yaparlar ya, günde şu kadardan yılda bu kadar yapar falan diye) hah işte ondan yapmak isterdim ama canım sıkılmasın diye yapmak istemiyorum. Ama dilerseniz siz yapabilirsiniz tabi. Günde 9,5 saat çalışıyorum ve yemek lavabo gibi ihtiyaçların haricinde (ki yemek sırasında da oturuyorum sonuçta) günde birkaç kez kalktığım oluyor. Eh hadi haftayı da 5 gün sayalım. 5 yılda çok ediyor değil mi? Bu bacaklarım ilk başlarda ağrımazdı, son 1-2 yıldır oluyor. Sonradan çıktı oyunu yani. Doktorlar ağrı kesiciyi yazıp gönderiyorlar. Ne yapmam gerektiğine dair en ufak bir yorum yok. Bir tanesi yorma dedi gönderdi, diğeri alakası yok dedi. Bu doktorlar mevzusu apayrı bir konu olduğçün şimdilik geçiyorum. Ben ilacımı biliyorum aslında: spor. Spor olarakta bi yürüsem yeter.

Geçen seneden beri eşimle sabah kalkıp yürüyelim planları yapıyoruz. Ama her defasında ya o kalkalım diyor ben kalkmıyorum, ya ben kalkalım diyorum o kalkmıyor. Meğer sorun sabah yürümeye kalkmamızdaymış. Akşam yürüsek ya! Şimdi başladık bakalım. 3 gündür yürüyoruz. Az yürüyoruz 3 km ancak eder, o da topu topu (hızlı adımlarla) yarım saat sürüyor amma hiç yoktan iyidir. Yürürken bir de göğsüm daralıyor sanki, acıyor biraz. Alışık değilim ki otur otur otur... Şimdi biraz alışsam belki günde 45 dk. yürürüm rahatça diyorum.


İşten eve 7 de dönmesem daha güzel olacak ya bu yürüme işi. Dün mesela sağ bacağım boydan boya uyuşmuş gibiydi. Yürümenin ortalarını geçince o uyuşukluğun iyice alta indiğini yukardaki uyuşukluğun geçtiğini farkettim. Masaj yapılmış gibi oluyor. 1 tur daha atsak belki tamamen geçecekti de o kadarına zaman yok maalesef.

Aslında ben servisten çıkacaktım akşamları. Akşam eve yürüyerek gelecektim. Hiç denemedim ama hızlı yürürsem 40 dk. falan sürer sanırım. Tam güzel bir spor olurdu. Ama olmadı, neden olmadı derseniz hep o servisçi yüzünden demek zorundayım(kendimi ispiyoncu çocuklar gibi hissettim ama durumu tam olarak açıklamam gerek). Tek ben böyle düşünmediğim için servise binen sayısı dörde beşe düştü. Servisçi amca da araba bu kadar kişi ile kurtarmaz dedi. Bakalım bu ay devam ediyorum, servis iptal olmasın diye çıkmadım. Ama gelecek ay çıkabilirim belki.

Bu yazıyı okuyan şanslı insanlara not: Eğer çok oturmayı gerektiren bir işiniz varsa ve şuanda böyle bir sıkıntınız yoksa aman ha sporu ihmal etmeyin. Bol bol yürüyün, masa başından arada kalkın, gezin. Sonunuz bu şekil olmasın.